Far Out Games tarafından geliştirilen ve Konami‘nin dağıtımcı koltuğunda oturduğu Deliver At All Costs çıkışını gerçekleştirdi. Peki Deliver At All Costs bizlere nasıl bir deneyim sunuyor? Tüm detaylarıyla Deliver At All Costs inceleme yazımız yayımda!
Deliver At All Costs İnceleme
İlk bakışta Deliver At All Costs oldukça basit bir oyun gibi görünebilir. Oyuncular, 1950’ler Amerika’sında geçen son derece yıkılabilir bir ortamda kargo taşıyan bir teslimat şoförünün rolünü üstleniyor. İlk izlenimler büyük oranda doğru olsa da, Deliver At All Costs, ilerledikçe çok daha derin ve sürükleyici bir deneyime dönüşüyor. Far Out’un çıkış projesi olan Deliver At All Costs, ilk fragmanın yayınlanmasıyla birlikte hayranların dikkatini çekmeyi başarmıştı.
Aksiyon dolu yapısı ve absürt mizah anlayışı nedeniyle GTA serisiyle karşılaştırmalar yapıldığı oldu. Yayalara çarpıp her türlü engelin içinden geçerek kaos yaratmak ise birçok oyuncuya 2000’lerin başındaki arcade tarzı oyunları hatırlattı. Oyunun ilk açılış anları bu beklentileri fazlasıyla karşılıyor; fakat derine indikçe, tanıdık unsurların buzdağının yalnızca görünen kısmı olduğu anlaşılıyor.
Amacınız eşyaları teslim etmek ama asıl eğlence, bunu yaparken her şeyi yıkmakta yatıyor. Hikaye ilerledikçe, hükümet komploları, kurumsal açgözlülük ve insanların ne kadar ileri gidebileceği gibi şaşırtıcı derecede temalar ön plana çıkıyor. Elbette, her şeyi kırıp dökmek hâlâ oyunun en eğlenceli yanı ve oyun size bu konuda fazlasıyla özgürlük tanıyor.

Oynanış temelinde oldukça basit: Yeni işe başlamış teslimatçı Winston Green olarak A noktasından B noktasına türlü eşyalar taşıyorsunuz. Ancak bu eşyalar zamanla çılgınlaşmaya başlıyor. Örneğin canlı bir marlin balığı, hatta aktif bir bomba bile taşıyabiliyorsunuz. Oyundaki her nesne en ufak darbede parçalanabiliyor. Crazy Taxi’nin dublörlü sürüş yapısını alıp on katına çıkaran bu oyun, absürt fiziğiyle kaosun kapılarını sonuna kadar aralıyor.
Binalar da en küçük darbede çökebiliyor. Direksiyonu biraz fazla kırmak, aracın arkasındaki yüklerin fırlayıp etrafa saçılmasına sebep olabiliyor. Gerçekçilikten uzak bir fizik sistemi mevcut ama bu, eğlenceden hiçbir şey götürmüyor. Aksine, oyunun detaylara gösterdiği özen absürtlüğü daha da keyifli hâle getiriyor. Bu yıkım hissi, karakterlerin tepkisizliğiyle daha da komik bir hâl alıyor.
Winston’un kamyoneti bir apartmanı yerle bir ettiğinde, kimse gözünü bile kırpmıyor. Bir yayayı metrelerce uzağa fırlattığınızda bile “Hey, yolda yürüyorum!” gibi tepkiler alıyorsunuz. Dışarıda da durum farklı değil. Rastgele birini çatıdan aşağı atsanız bile, karakter yalnızca sinirlenip sonra hayatına devam ediyor. Tüm bu yıkım odaklı yapısına rağmen, Deliver At All Costs’daki araç kontrolleri oldukça başarılı.

Hızdan çok hassasiyet ön planda. Küçük manevralarla yönlendirme yapmak mümkün, bu da hem aracın hâkimiyetini ele almayı ödüllendiriyor hem de yanlış bir hareketle koca bir binayı devirecek olmanın heyecanını yaşatıyor. Özellikle dengesiz veya büyük yükleri taşırken fizik motoru kendini daha çok belli ediyor. Bu ekstra yükler, sürüş dengesini bozuyor ve oyuncuya yeni bir meydan okuma sunuyor.
Kontrolü öğrendikten sonra tatmin edici bir deneyim sunsa da, yol boyunca yapılan hatalar ve meydana gelen kazalar kaçınılmaz şekilde yüzünüzü güldürüyor.
Gelelim oyunun en can sıkıcı noktasına. Her ne kadar sürmek, çarpmak ve patlatmak çok eğlenceli olsa da, bazı görevler zamanla kendini tekrar etmeye başlıyor. Oyunun genel mekanikleri oldukça zengin ve görev çeşitliliği tatmin edici olsa da, bazı bölümler Winston’ın aynı teslimatı birkaç kez tekrar etmesine dayanıyor ve bu döngü üçüncü ya da dördüncü tekrarında cazibesini kaybedebiliyor.

Oyuncular bu tekdüzeliği kendilerine yeni zorluklar koyarak kırabilir: yeni yollar deneyebilir, yıkımı azaltmaya çalışabilir ya da ters sürüş gibi çılgın fikirlerle oynayabilir. Ancak oyun sizi bunları yapmaya teşvik etmiyor. Bu, özgürlük açısından olumlu olsa da bazı görevlerin sonlarına doğru sıkıcı hâle gelmesine neden olabiliyor. Deliver At All Costs, hiper-gerçekçi olmaktansa stilize görsellere yönelen en iyi açık dünya oyunları arasında yer alıyor.
Oyunun sıcak, el boyaması tarzındaki görselleri, St. Monique ve çevresindeki dünyayı adeta retro bir kartpostal gibi hissettiriyor. Bu da anlamlı bir tercih, çünkü oyun hem 1950’lerin Amerikan rüyasını kutluyor hem de o dönemin yapaylığını eleştiriyor.
Müzikler de bir o kadar nostaljik: Surf rock ve doo-wop türleri, dönemin atmosferini başarıyla yansıtıyor. Pozitif melodilerle ekranda yaşanan yıkımın çelişkisi mizah duygusunu artırıyor. Soda çeşmesinde dans etmenizi öneren müzik, siz o esnada yayaların üzerinden geçerken çalmaya devam ediyor… Gülmekten yarılıyorum.

Gerçek zamanlı oynanış sırasında görseller etkileyici olsa da, ara sahnelerde durum pek parlak değil. Karakter animasyonları ve yüz ifadeleri PS2 döneminden kalma gibi hissettiriyor. Ancak bazı ara sahneler farklı bir yöntemle, durağan çizimlere sesli diyaloglar eşliğinde sunuluyor ve bu sahneler çok daha başarılı. Hareketli olmasalar da oyunun genel stiline çok daha iyi uyum sağlıyorlar. Keşke tüm ara sahneler bu tarzda yapılsaymış dedirtiyor.
Görsellerdeki eksikler bir yana, içerik açısından ara sahneler oldukça etkileyici. Oynanış ne kadar absürt olsa da, hikâye beklenmeyecek derecede karanlık ve gizemli. Olaylar noir tarzını andıran anlatımıyla giderek karmaşıklaşıyor ve karakterler farkında olmadan büyük bir komplonun parçası hâline geliyor. Oyun üç ana bölümden oluşuyor ve her biri Winston’ı yeni bir ortama taşıyor. Bu değişim hem oynanışa tazelik katıyor hem de hikâyenin ilerleyişini yansıtıyor.
Dünya küçük olabilir, ama sunulan içerik oldukça zengin.
Yıkılabilir çevrelerin karikatürize yapısı bu absürt hikâyeyi destekliyor. Gerçek dışı bir anlatım, gerçek dışı bir dünyayla buluşunca kendi içinde mantıklı geliyor. Aile bağlarının önemi gibi ciddi temalara değinmeye çalıştığı bazı sahneler, yoldan geçen bir aileyi ezip “Oops!” demenizin ardından inandırıcılığını kaybedebiliyor. Yine de oyunun tüketim hırsı ve insan doğasına dair söyledikleri düşündürücü olmayı başarıyor.

Elbette Deliver At All Costs bir Need for Speed değil; ama tahmin edilenden çok daha fazlası olduğu kesin.
İnceleme yazımızı toparlayacak olursak; Deliver At All Costs, şehirleri yerle bir etmek, kamyonetle her yere dehşet saçıp, stres atmak isteyen oyuncular için mükemmel bir oyun. Küçük çaplı teknik sorunları içerisinde barındırıyor olsa da, bu yılın en dikkat çeken yapımlarından biri olmayı şüphesiz başarıyor. Radarınıza almanızı şiddetle tavsiye ederim.
İlginizi Çekebilir: The Precinct İnceleme
Peki siz Deliver At All Costs inceleme yazımız hakkında ne düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi hemen aşağıda yer alan yorumlar sekmesi üzerinden bizlerle paylaşmayı unutmayın sevgili geek.com.tr okuyucuları.
Deliver At All Costs (PS5)
Deliver At All Costs, şehirleri yerle bir etmek, kamyonetle her yere dehşet saçıp, stres atmak isteyen oyuncular için mükemmel bir oyun. Küçük çaplı teknik sorunları içerisinde barındırıyor olsa da, bu yılın en dikkat çeken yapımlarından biri olmayı şüphesiz başarıyor.
Artılar
- Yıkılabilir Çevre Dizaynı Eğlence Patlaması Yaratıyor
- İlgi Çekici Hikaye
- Tatmin Edici Sürüş Kontrolleri
- Dönemi Yansıtan Müzik Seçimleri
- Keşfetmeye Değer Açık Dünya
Eksiler
- Görevlerin Tekrara Düşmesi Oyuncuları Yapımdan Soğutabilir
- Ara Sahneler Hikayenin Ruhunu Yansıtamıyor



